Bir okulun iyi olduğunu nasıl anlarız? Öğrencilerinin akademik başarılarından, sunduğu eğitim olanaklarından, fiziksel koşullarından ya da gerçekleştirdiği projelerden mi? Kuşkusuz bunların her biri bir okulun niteliğine ilişkin önemli göstergelerdir. Ancak okulun gündelik yaşamına, insan ilişkilerine ve öğrenme ortamına yakından baktığımızda, çoğu zaman göz ardı edilen başka bir boyutla karşılaşırız: O okulda yaşayan ve çalışan insanların nasıl hissettiği. Bu da akla “Öğretmenlerinin iyi olmadığı bir okul, ne kadar iyi olabilir ?” sorusunu getirmiyor mu sizce de? Çünkü bir okulun iyi oluşu, öğrencilerinin kendilerini güvende ve değerli hissetmeleri kadar, öğretmenlerinin de benzer duyguları deneyimleyebilmeleriyle yakından ilişkili.
Öğretmenin iyi oluşunun neden önemli olduğu üzerine kafa yorduğumuzda ilk akla gelen öğretmenlik mesleğinin şekillendiren, ilham veren ve fark yaratan özelliği elbette. Bir öğretmenin bir çocuğun hayatında bu denli büyük bir etkisinin olması öğretmenin kendi esenliğinin de iyi olmasını gerektiriyor aslında. Öğretmenin psikolojik iyi oluşu; duygusal dengesini koruyabilmesi, mesleğinde anlam bulabilmesi, kendisini yeterli ve değerli hissetmesi, sağlıklı ilişkiler kurabilmesi ve yaşamının farklı alanları arasında sürdürülebilir bir denge oluşturabilmesiyle ilişkili. Öğretmenin duygusal ve mesleki deneyimleri, öğrencileriyle kurduğu ilişkilerden sınıfın öğrenme iklimine kadar eğitim sürecinin pek çok boyutuyla ilişkilidir.
Esenlik Bireysel Bir Sorumluluk mudur?
Öğretmen esenliği söz konusu olduğunda çoğu zaman bireyin stresle baş etme becerileri, psikolojik dayanıklılığı ve kişisel motivasyonu üzerinde durulur. Elbette bunlar önemlidir. Ancak öğretmenin iyi oluşunu yalnızca bireysel çabasına bağlamak, meselenin kurumsal boyutunu gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Bir öğretmenin kendisini nasıl hissettiği, çalıştığı kurumun kültüründen, yönetim anlayışından ve mesleki ilişkilerinden bağımsız değildir.
Kendisini ifade edebildiği, görüşlerinin önemsendiği, karar süreçlerine katılabildiği, mesleki özerkliğinin desteklendiği bir ortam ile sürekli baskı, belirsizlik ya da güvensizlik hissettiği bir ortamın öğretmenin psikolojik esenliği üzerindeki etkilerinin aynı olması beklenemez.
Burada kurumsal tutum belirleyici bir önem kazanır.Bir okulun benimsediği değerler ile günlük yaşamındaki uygulamalar arasındaki tutarlılık, çalışanların kuruma duyduğu güveni şekillendirir. Adil ve şeffaf bir yönetim anlayışı, açık iletişim, karşılıklı saygı ve mesleki dayanışma, öğretmenlerin kendilerini kurumun değerli bir parçası olarak hissetmelerine katkıda bulunur. Collie, Shapka ve Perry’nin (2012) araştırması da okul ikliminin öğretmenlerin stres düzeyleri, iş doyumu ve öğretim yeterliği algılarıyla ilişkisini ortaya koymaktadır.
Bu noktada önemli bir soruyla karşı karşıyayız: Öğretmenlerden öğrencilerine güvenli, destekleyici ve kapsayıcı bir öğrenme ortamı sunmalarını beklerken, biz öğretmenlerimize nasıl bir çalışma ortamı sunuyoruz?
Okul Kültürü ve Aidiyet Duygusu
Okul kültürü yalnızca yazılı kurallardan, belirlenmiş hedeflerden ya da ortak değerlerden oluşmaz. İnsanların birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarında, sorunları nasıl ele aldıklarında, başarıyı nasıl değerlendirdiklerinde ve güçlükler karşısında nasıl bir tutum benimsediklerinde görünür hâle gelir.
Bir öğretmenin kendisini okuluna ait hissetmesi, yalnızca bir kurumun çalışanı olması anlamına gelmez. Bu aidiyet, düşüncelerinin önemsendiğini, emeğinin fark edildiğini ve bulunduğu topluluğun anlamlı bir parçası olduğunu hissetmesiyle gelişir. Aidiyet hissiyatı da doğrudan öğretmenine esenliğine olumlu katkı sunan etkenlerden biridir.
Benzer biçimde, öğretmenler arasındaki dayanışma da okulun psikolojik iklimini güçlendirir. Mesleki deneyimlerin paylaşılabildiği, yardımlaşmanın doğal karşılandığı, hataların yalnızca eleştiri konusu değil öğrenme fırsatı olarak görüldüğü bir ortam, bireysel esenliği destekleyen güçlü bir sosyal yapı oluşturur. Öğretmen esenliğine ilişkin araştırmalar, mesleki ilişkilerin ve çalışma ortamının önemini de vurgulamaktadır (Hascher & Waber, 2021).
Dolayısıyla okul esenliğini geliştirmek, yalnızca bireylere yönelik iyi oluş etkinlikleri düzenlemekten ibaret değildir. Asıl mesele, esenliği okulun gündelik yaşamına ve kurumsal ilişkilerine yerleştirebilmektir.
Öğretmenin Esenliğinden Öğrencinin Esenliğine
Öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişki, eğitimin en önemli insani boyutlarından biridir. Öğrencinin kendisini güvende hissetmesi, soru sormaktan çekinmemesi, hata yapabilmesi ve öğrenme sürecine katılabilmesi, büyük ölçüde sınıfta kurulan ilişkilerin niteliğiyle bağlantılıdır.
Psikolojik açıdan desteklenen, mesleki anlam duygusunu koruyabilen ve kendisini güvende hisseden bir öğretmenin, öğrencilerinin duygusal ihtiyaçlarına duyarlı olabilmesi ve olumlu bir sınıf iklimi oluşturabilmesi için daha elverişli koşullara sahip olması beklenir. Ancak burada öğretmenin her zaman mutlu, enerjik ya da olumlu olmak zorunda olduğu düşüncesinden uzak durmalıyız. Öğretmen de zorlanabilir, yorulabilir, kaygılanabilir ve desteğe ihtiyaç duyabilir. Esenliğin gerçek anlamı, bu insani deneyimlerin yokluğunda değil, bireyin bunlarla baş edebileceği kaynaklara ve ilişkilere sahip olmasında yatar.
Öğretmen esenliğinin öğrenci esenliğiyle ilişkisi de tam olarak bu noktada önem kazanır. Öğrenciler yalnızca anlatılan bilgileri değil, karşılaştıkları ilişki biçimlerini, sorunların nasıl çözüldüğünü ve farklı duygularla nasıl baş edildiğini de deneyimleyerek öğrenirler.Bu nedenle öğretmen esenliğini desteklemek, öğrencilerin öğrenme deneyimlerini ve duygusal gelişimlerini destekleyen okul koşullarını güçlendirmek anlamına da gelir.
Bir Okulun İyi Hâlini Yeniden Düşünmek
Okulların niteliğini geliştirmeye yönelik çabalarımızda akademik hedeflere, öğretim programlarına, ölçme ve değerlendirme süreçlerine önemli bir yer ayırıyoruz. Ancak eğitimin niteliğini belirleyen insani koşulları da aynı dikkatle ele almamız gerekiyor.
Öğretmenlerin kendilerini değerli hissettikleri, mesleki özerkliklerinin korunduğu, güvene dayalı ilişkiler kurabildikleri ve ihtiyaç duyduklarında destek alabildikleri bir okul ortamı, yalnızca çalışan memnuniyetini artıran bir unsur değildir. Aynı zamanda daha sağlıklı bir öğrenme kültürünün oluşmasına katkı sağlar.
Bu nedenle öğretmen esenliği, okulun diğer hedefleri gerçekleştikten sonra ele alınabilecek ikincil bir konu olarak görülmemelidir. Eğitim kalitesini, okul kültürünü ve öğrenci deneyimini şekillendiren temel unsurlardan biri olarak değerlendirilmelidir.
Bir okulun iyi hâli, yalnızca öğrencilerine sunduklarında değil, öğretmenlerine yaşattığı deneyimde de kendini gösterir.
Belki de okullarımızın ne kadar iyi olduğunu değerlendirirken sormamız gereken sorulardan biri şudur:
Öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz için oluşturmak istediğimiz güven, saygı, aidiyet ve gelişim ortamını kendi çalışma yaşamlarında ne ölçüde deneyimliyor?